Aslında hipnoz dediğimiz şey filmlerdeki gibi mistik bir uyku hali değil; beynimizin tamamen ‘’doğal bir odaklanma ayarı’’. Beyin, duruma göre bazı bölgelerinin sesini kısıp diğerlerini sonuna kadar açabiliyor. Özellikle zorlu veya yüksek dikkat gerektiren anlarda bu mekanizmayı kendiliğinden devreye sokuyoruz.
Milton Erickson’ın en yakın öğrencilerinden ve Milton H. Erickson Vakfı’nın kurucusu olan Jeffrey Zeig, hipnozu ve transı klasik “uyku benzeri bir durum” veya pasif bir telkin süreci olarak görmez. Zeig’e göre hipnoz; odaklanmış dikkatin, yoğunlaşmış
içsel deneyimin ve örtük (dolaylı) iletişimin bir bileşimidir.
Hipnoz aslında sandığımızdan çok daha sıradan ve hayatın tam içinde bir deneyim. Mesela güzel bir hayale daldığınızda, ekrana kilitlenip yanınızda konuşanları duymadığınızda ya da yolu nasıl gittiğinizi hiç fark etmeden kendinizi kapının önünde
bulduğunuzda, aslında hafif bir trans halindesinizdir. Bir çocuğun hayali arkadaşıyla tamamen dünyadan koparak oynaması da tam olarak böyledir. Mesela bir sporcunun ya da bir sanatçının kendini tamamen yaptığı işe kaptırdığı, dış dünyayı unuttuğu o meşhur ‘’akış hali’’ tam olarak budur. Her şeyin su gibi aktığı, çabasızca harikalar yaratılan bu duruma “aktif-uyanık hipnoz” diyoruz.
Gün içinde zihnimizi “otomatik pilota” aldığımız pek çok an yaşarız: Araba sürerken, rutin bir işle uğraşırken, koşarken ya da ezbere bildiğimiz bir müziği dinlerkenfarkında olmadan farklı bir bilinç haline geçeriz. Zihin zaten gün boyu tam uyanıklıktan hafif dalgınlığa, oradan derin odaklanmaya ya da uykuya doğru sürekli vites değiştirir. İşte hipnoz dediğimiz şey de sıfırdan bir büyü yaratmak değil; beynin zaten her gün kendiliğinden yaptığı bu odaklanma refleksini, belirli bir hedefe ve çözüme
yönlendirme sanatıdır. Tabii bu duruma ne kadar kolay girileceği ve nasıl tepki verileceği de tamamen kişiden kişiye değişir.
Hipnoz, son derece faydalı kaynaklarla dolu olan bilinçaltıyla doğrudan iletişim kurmayı içerir. Bilinçaltı, güçlü yönleriniz, becerileriniz, yetenekleriniz ve potansiyelleriniz hakkında çok şey bilir. Uykuya daldığınızda size bir gösteri sunabilecek harika bir prodüksiyon ekibine sahiptir; rüya dünyasında çok fazla yaratıcı enerji vardır. Bilinçaltı, biyolojik işlevlerinizin farkındadır ve vücutta olup bitenler üzerinde büyük bir etkiye sahip olabilir. Bilinçaltı, sizi siz yapan benzersiz nitelikleri ve özellikleri bilir. Kendinizin çok daha fazlasıyla bağlantı kurarak, deneyiminizin çok daha fazlasını güvenli bir şekilde anlayabilir ve yönlendirebilirsiniz.
Hipnoz, bilinçli ve bilinçaltı alanlar arasındaki içsel iletişim ve ilişkiyle ilgilidir. Hipnoz aynı zamanda hipnoterapist ile bilinçli zihin ve hipnoterapist ile bilinçaltı zihin arasındaki kişilerarası iletişimle de ilgilidir.
Bilinçaltı, sizden başka kimseye yardım etmek için değil, yalnızca size yardımcı olmak için vardır. Bir zamanlar büyük çaba gerektiren ve şimdi yürüme, konuşma ve okuma gibi otomatik işlevlerin bir parçası olan bilgileri barındırır. Bilinçaltıyla doğrudan iletişim kurmak için bir kanal açmak, deneyiminiz üzerinde çok daha fazla kontrol sahibi olmanızı sağlar. Kendinizin daha fazla yönüyle bağlantı kurarak, size sunulan seçenekler konusunda bilinçli bir onay vermiş olursunuz.
Zeig’in trans ve hipnoz anlayışını özetleyen temel noktalar:
Odaklanmış Dikkat ve Farkındalık Durumu: Zeig hipnozu, dikkatin daraltılarak içsel kaynaklara, çağrışımlara ve deneyimlere yönlendirildiği özel bir psikofizyolojik durum olarak tanımlar. Dış uyaranlar filtrelenir, içsel gerçeklik derinleşir.
Doğal ve Gündelik Bir Deneyim: Trans yapay bir hal değildir; gün içinde sıkça yaşanan (iyi bir kitaba dalmak, araba kullanırken dalıp gitmek gibi) doğal bir süreçtir. Terapi, bu doğal kapasitenin iyileşme ve öğrenme için yapılandırılmasıdır.
Örtük ve Deneyimsel İletişim: Zeig’e göre hipnoz, doğrudan emirler vermek (“Rahatla, uyu”) değil; metaforlar, hikâyeler, tonlama ve beden dili aracılığıyla danışanın bilinçdışında bir deneyim uyandırma (evoke etme) sanatıdır. Kaynaklara Erişim ve Yeniden Çerçeveleme: Trans, kişinin katılaşmış bilişsel kalıplarını gevşeterek unuttuğu yeteneklerine, duygusal güçlerine ve yaratıcı problem çözme potansiyeline ulaşmasını sağlar.
Madalyonun diğer yüzü her zaman bu kadar keyifli değil. Çünkü zihin, bazen istemediğimiz bir noktaya da aynı güçle kilitlenebiliyor. Geçmeyen bir ağrıya, içinden çıkamadığımız bir endişeye ya da bizi tüketen bir çıkmaza saplanıp kaldığımız anları düşünün. Dış dünyayı unutup sadece o sıkıntıya odaklandığımızda, farkında olmadan kendimizi bir “problem transına”
sokarız.
Aslında dertleri gözümüzde büyüten, çözümsüz hissettiren şey de çoğu zaman bu kör edici odaklanmanın ta kendisidir.
İşte tam bu noktada amaç, odaklanma yeteneğimizden kaçmak ya da onu yok saymak değil; spot ışığının yönünü değiştirmektir. Bizi çaresiz hissettiren o problem transından sıyrılıp, kendi kaynaklarımızı, gücümüzü ve yapabileceklerimizi hatırlatan bir “çözüm transına” geçmektir.
Peki… neden işe yarıyor?
İşte Erickson’ın vizyonunun farklı bir şey getirdiği nokta burası. İnsanların zihinlerine yeni kaynaklar kazandırmak için genellikle birine ihtiyaçları yoktur. Çoğu zaman bu kaynaklar zaten mevcuttur. Sorun, kişinin bunlara ihtiyaç duyduğu bağlamda erişememesidir.
Bir kişi yüzlerce insanın önünde konuşurken tamamen kendine güvenebilir, ancak patronuyla zor bir konuşma yaparken donup kalabilir. Özgüven vardır. Sorun onu inşa etmek değil, doğru anda ona erişmektir. Hipnoz tam olarak bu süreci kolaylaştırır.

